12 Mayıs 2010

Sezon kapanırken... - 1

Sezon biterken, kısa kısa genel futbol gündemi üzerine düşünceler...

Ligde son durum: Sona 1 hafta kala Fenerbahçe şampiyon olacak gibi gözüküyor. Bu kadar kötü oynadıktan sonra, Fenerbahçe'nin bu noktada olması, Rijkaard'a da, diğer yabancı teknik direktörlere de, Türkiye'de her zaman top oynayarak kazanılmadığını göstermeli, anlatmalı. Şimdi futbol camiasındaki herkese, futbolculara, teknik direktörlere, yöneticilere ve medya mensuplarına bir anket yapsak, ligin en iyi top oynayan takımı hangisiydi desek, muhtemelen cevap Galatasaray olur. Veya daha bilimsel bir analiz yapıp, takımların oynadıkları en iyi 20 dakikaları seçsek, Galatasaray'ın 10-12 maçı var, açık ara üst düzey top oynadı, ve birkaç maçta da 20 dakikada 7-8 pozisyon, 3 gol gibi istatiskler oluşturdu. Buradan alınacak çok dersler var.
Bursaspor'un şansı da azımsanmayacak düzeyde. Trabzon Fenerbahçe için bela mıdır? Evet, beladır, ben muhtemel bir Trabzon surprizine inannıyorum. Hiç belli olmaz, son dakikada bile golü atıp işi bitirebilirler. Ama geçen hafta Galatasaray'ın kaybetmesi Bursa'nın şansına bir darbe daha vurdu. Artık Beşiktaş son hafta kazanırsa 3. olma şansına sahip. Bir süredir hedefsiz kalmış rahat bir takım için de önemli bir hedef bu. Matematiğe dökecek olursa, sonuçta hem Trabzon'un hem de Beşiktaş'ın performanslarının Bursaspor lehine olması ibreyi biraz Fenerbahçe lehine çeviriyor, ama hala Bursaspor'un ciddi bir şansı var.

Kısa kısa gelelim diğer aklımıza gelen konulara,

Mehmet Topal transferi: Valencia 4 milyon Euro vermiş, bizimkiler 6 istiyormuş. Benim anlayamadığım bir şey var; Galatasaray'da başka bir ön libero yok, Sarp tam anlamıyla yeterli değil. Aslında Topal da yeterli değil. Belki hep sıkıntılı savunmalarla oynadığı için çocuğun hücum özellikleri gelişemedi. Top oynamak ve topluca oynamak üzerine kurulu Rijkaard-Neskens sisteminde en önemli adam kim? Ön libero. Hatta zaman zaman 2 ön libero. Kadroda görünürde bir tane var, o da yeterli değil. O zaman nasıl olur da bu adamı satmayı düşünürsun?
Veya başka bir mantıkla bakalım. 4-6 milyon Euro civarında etrafta alabileceğin ön liberolar mı dolu? Bu isimler Mehmet Topal'dan, yetersizliğine rağmen, daha mı iyi? Hadi bir tane buldun, sana 2. lazım değil mi? Türk statüsünde alabileceğin ön libero var mı? Zaten dünyada kaç tane 28-30 yaşın altında, gerçekten Rijkaard'ın istediği çift yönlü oyunu oynayabilen, 6 milyon Euro'dan ucuz ön libero vardır? 20 tane var mıdır? Bence yoktur. Varsa da Valencia bunlarla ilgilenmiyor, ama Topal'la mı ilgileniyor???

Mehmet Aurelio transferi: Aurelio her zaman denenebilecek bir isimdir. Ucuzsa, veya bonservisi elindeyse, al kadrona koy. Üstelik Türk oynuyor. Her zaman işine yarayabilir. Kişiliği de sorunlu olmadığıdan, verim alamazsan da oynatmazsın, başına dert olmaz. Ama gelecek sezonun Rijkaard-Neskens takımının ön libero olarak güvendiği isim Aurelio olamaz.

Satılacaklar:
Bence Arda Turan gitmeli. Geçen sezon gitmeliydi, hem kendisini geliştirmesi için, hem de Galatasaray adına. Bu sezon çeşitli biçimlerde hep sansasyon yaptı ve beklenen performansı da veremedi. Kalırsa gelecek yıl  daha da kötü olacak. Bunda kendisinin de kulübün de çok bir kabahati yok belki, ama bu ortamda böyle oluyor. Bence 8 - 12 milyon Euro aralığında satılabilir. Aslına bakarsanız Hasan Şaş olmamak için son şansı.
Galatasaray'a çok fayda sağlamasa da, bence Elano kötü futbolcu değil. Ama daha hızlı oynayan, defansın arkasına daha çok adam kaçıran bir takımın oyuncusu. İşe yarar mı? yarar. Ama dünya kupasında iyi oynadı, vitrin yaptı, güzel para verdiler, o zaman şahane satılır bence. 12-15 aralığı olabilir. Veren olursa tabii, veren yoksa , bırakın oynasın.
Ben Mustafa Sarp ve Barış Özbek'i biraz bu takımın teknik seviyesinin altında buluyorum. Her ikisi de satılabilir, ama yerlerine aynı fiziksel niteliklerde adamlar alınması için.
Galatasaray'ın başka da satabileceği adam yok gibi görünüyor. Leo Franco'ya da gitti gözüyle bakıyoruz tabii.

Soygun düzeni: İstanbul'da Emre'yle konuşuyoruz, gerçekten soygun düzeni var sanırım. Bu oyuncuların aldığı paralar nedir kardeşim? Şimdi mesela Fenerbahçe'de Emre, Alex ve Guiza yılda 3.5 milyon euro alıyorlar. Soruyorum, dünyada başka bir takımda bu parayı almaları mümkün mü? Geç Beşiktaş'a, Ferrari geçen yıl İtalya'da 600.000 Euro'ya imza atmış.
Beşiktaş'a transfer olunca sözleşmesi yıllık 2.5 milyon Euro'ya çıkmış. Bu nasıl iştir? Burada bir soygun kokusu yok mudur? Nobre yıllık 2.4 milyon Euro alıyor. Brezilya'da oynasa alacağı para muhtemelen 750.000 Euro, hadi bilemedin 1 milyon. Nihat Kahveci yine 3.5 milyon euro.  Delgado da, yıllık 2.1 milyon Euro'yu indiriyormuş cebe. Kimdir bu çocuk? Nasıl bir kariyeri var? Daha önce oıynadığı tek ciddi takım FC Basel, orada başarılı olmuş ama Türkiye Ligi'nin oradan kat be kat daha sert ve mücadeleci bir lig olduğunu 7 yaşındaki çocuklar bile biliyor. Daha da basit bir soru var aslında; Getafe'den 250.000 Euro alan İbrahim Kaş bile, neden kendi memleketinde Beşiktaş'la anlaşınca 800.000 Euro'ya imza atıyor. Birisi bana bunu açıklasın mümkünse...
Galatsaray Jo denen adama 4 ay için yaklaşık 1 milyon euro para ödüyor. Belki diğerleri kadar fahiş değil ama fazla bir faydası olmayan Elano için de yıllık 3 milyon Euro ödeniyor. Hadi Elano Brezilya milli oyuncusu, belki yatırım gözüyle de bakılabilr. Peki Leo Franco gibi bir kaleci, Katar ve Japon ligleri de dahil, dünyanın neresinde yıllık 2.5 milyon euro alabilir??

Sercan transferi: Muhtemelen bu işte para konuşacak. Para konuşunca da genelde Fenerbahçe kazanır. Galatasaray'ın 10 milyon falan gibi bir para vermesi mümkün değil ama Fenerbahçe verebilir, hele de Bursa şampiyon olursa. Yurtdışından da bu paraları kimse vermeyeceğine göre. 

Necati Fener'e gider mi?: Gider, tam da olur bence. Yani çok başarılı olur anlamında demiyorum ama, kariyer ve gidişat çok uygun. Necati Galatasaray'a kızgın ve kırgın. Bu durumdaki sezonu iyi geçirmiş bir forvetin yapacağı da tam olarak Fener'e gitmek olur. Ne olur? işte her zamanki gibi olur, birkaç gol atar, onun dışında yedek kulübesinde Semih'in yerini doldurur. İyi futbolcu da, biraz ağır modern futbol için, gerçi Fenerbahçe de biraz ağır oynuyor zaten. 


12 Nisan 2010

Türkiye'den Portsmouth'a bir bakış!


Bu sezon Portsmouth kulübünde yaşananalar bana mucize gibi geliyor. Kısaca özetlersek, takım lige çok kötü başladı. Sezona 3 yıllık hocaları Paul Hart ile başlayan kulüp Kasım ayında Chelsea'de Mourinho'nun yerine getirilerek adını duyuran Avram Grant'ı göreve getirdi. ama olmadı, kötü gidiş hem sahada hem de ekonomik alanda devam etti. İlk olarak birkaç ay önce web sitesinin masraflarının karşılanamadığı için kapatılacağı haberi duyuldu. sonrasında paralarını alamayan birkaç kulüp çalışanının maaşlarının futbolcular tarafından karşılandığı haberi takip etti. Bu arada düşmemek için mücadele eden takıma en kötü haber birkaç hafta önce kulübün kayyuma devredilmesiyle geldi. İlk defa bir premier lig takımı kayyuma devredilmiş oldu ve kenarda bir yerde yazılmış bulunan bir kural da ilk defa uygulandı. Kayyuma devredilen kulübün 9 puanı silinir!. Böylece düşmemesi çok zorlaşan takımın matematiksel olan şansı da yakın zamanda tamamen yok oldu. 

Bu haberleri gelirken, bir maçlarının tamamını izledim, birkaç lig maçının da özetlerini izledim; İnanın bana taş gibi bir takım ve müthiş mücadele ediyorlardı. Oyuncularda hiç öyle bir memnuniyetsizlik, hırs eksikliği göremiyorsunuz, sanki UEFA kupasına katılma mücadelesi yapan bir takım gibi savaşıyorlar lig maçlarında. sonradan öğrendim ki yapıyorlarmış. Ekonomik oalrak çökmüş durumdaki bu takımda herkes görevinin başında, ve birçoğu büyük ihtmalle önümüzdeki sezon başka takımlara gidecek olan futbolcular bir alt kümeye düşen kulüplerinin Avrupa'da mücadele etmesi için canlarını dişlerine takıyorlar. Portsmouth - Tottenham maçı, FA Kupası yarı final maçıymış. Portsmouth normal süresi 0-0 biten maçı uzatmalarda 2-0 kazanarak, adını kupa finaline yazdırdı. Finalde Chelsea ile oynayacaklar, ve kaleci Ricardo Roca'ya göre sabırsızlanıyorlar!

İçtenlikle bebrik ediyorum. Dünyanın en zor liginde, tüm bu endüstriyel futbol hegemonyası içinde batmış bir kulubü kupa finaline taşıyan herkesi bir futbolsever olarak tebrik ediyorum.


Ha bu da bu zavallı kulübün yeni stadyumu. Proje ünlü mimarlık ofisi Herzog & de Meuron tarafından hazırlanmış. 36.000 kişilik ama muhteşem. Ay yıldızlı logoya gelince, Kral 1. Richard'ın fethettiği Kıbrıs'tan getirdiği Bizans kralına ait bir altın yıldızı şehre hediye etmesine dayanıyor.   

7 Nisan 2010

Allah Nazardan Saklasın!

Bir süredir ara zamansızlık ve futbol heyecansızlığımdan ara verdiğim yazılara dünkü maç ile tekrar başladım, başlamak zorunda kaldım. Arsenal - Barceona maçının ilk yarısını kaçırmıştım, çok pişman oldum. Herkes özellikle maçın ilk 20 dakikasındaki pas trafiğini ve tempoyu konuşuyordu. 'uzay futbolu' gibi tabirler dolanıyordu etrafta. Bu sefer daha bir kararlılıkla, rövanşı 15. dakikadan itibaren yakaladım. Sanırım bu sefer gördüm o pas trafiğini ve tempoyu. Gerçekten etkileyiciydi. PES oynarken topu ne kadar çok kaptırdığımı fark ettim. Modern futbolun ders kitabı gibi oynuyor, özellikle Barcelona. Arsenal da aynı prensipleri uyguluyor ama Barcelona fantastik noktada. Neredeyse hatasız oynayacaklar. Sürekli pas verecek boş adam bulmak, pası hep oyuncunun alabileceği şekilde vermek, koşu yoluna atılan topları hep doğru zamanda çıkarmak, bu teknik ve taktik anlayışı fizik üstünlüğüyle de birleştirmek, işte uzay futbolu bu. Arsenal gibi pas trafiği çok yoğun olan ve tempolu oyunuyla bilinen genç bir takımı paslar boğup, 20 dakika tempo yapıp bitirdiler. Oynuyorlar, hocam, adamlar oynuyorlar. 


Messi için ayrı bir paragraf gerekiyor elbette. Arsene Wenger demiş 'Sanki Playstation' diye. Dün sahada durdurulamazdı. Messi topu ayağına alıp şöyle bir hızlanmaya karar verdiğinde, savunmacıların çaresiz bakışlarını okuyabildik televizyonda. Son pozisyonda biraz fazla zorladı, ya da tam istediği açıya çekemedi topu, bu seferden kaleciden dönen topu aldı, bir an baktı, boşluğu ayaklarının arasında gördü ve gönderdi. 'Öyle olmadı, böyle atarım!' der gibi... Daha 2-3 hafta önce lig maçında yine 3 gol atmış, 4.'yü de muhtemelen İbrahimoviç atsın diye ceza sahasında ayağında topla savunmacılar düşürene kadar dolanmıştı. Allah nazardan saklasın, evet evet dün bizim spiker böyle demişti, şimdi de benim ağzımdan gayri ihtiyari çıktı. Spikerimizin bir diğer repliği de şöyle oldu: '....pas verecek arkadaşını arıyor, veee en iyi arkadaşını Messi'yi buluyor!'.  Tabii sahada olanlar bir Türk maç spikeri için, arayıp da bulamadığı fırsat, bir gurme için kurulmuş ziyafet sofrası gibiydi. Son olarak yine spikerin sözü ile noktalıyorum: 'Artık ayıp oluyor Messi!'

28 Mart 2010

Derbi anlam kazandı!

Geçen hafta sonunda Bursaspor büyük bir avantaj yakalamış, Galatasaray ve Fenerbahçe bu sefer gerçekten yarıştan kopmuş gibiydiler. Bursaspor, Denizli ve Büyükşehir maçlarından kazasız çıkarsa ... Ama çıkamadı. Bence bu takılma önemli bir takılma olabilir. Her şey yolunda giderken ve camia ilk defa gerçekten şampiyonluk havasına girmişken yıpratıcı olabilir. Yıpratıcı olması da Bursaspor'lu futbolcular ve teknik ekibin profesyonellik ve baskıyı kaldırma kapasitelerine bağlı.
Büyükşehir maçı bir anda Galatasaray'ı motive etti, efsane başkanın vefatı da futbolcular üzerinde başka bir hava yaratabilir. Bir anda yine her şey değişti. Sönük yaklaşan derbi anlam kazandı. Fenerbahçe için de bir ümit ışığı doğurdu. Hatta Beşiktaş da ellerini ovuşturmaya devam ediyor. Ama Galatasaray takımı, form durumu ve motivasyon açılarından daha avantajlı görünüyor. Sakatlar da Kewell dışında iyileşti. Uzun süredir ilk defa, Rijkaard birçok mevkide futbolcu seçebilme keyfini yaşıyor. Bir de Ali Sami Yen avantajı var. Ama Galatasaray son yıllarda çok avantajlı göründüğü derbilerde hep çok sıkıntı çekti.

25 Mart 2010

Özhan Başkan


Haftasonunda oynanacak ikincilik üçüncülük maçıyla ilgili bloga bir şeyler yazayım derken geldi Özhan Canaydın'ın ölüm haberi. Ve başlarım maçına da derbisine de noktasındayım Pazartesi'den beri. Özhan Başkan gibiler olmadan bu maçların ne anlamı var ki?

Ve Galatasaraylılar sevmediler bu adamı! Yaşarkenden bahsediyorum, yoksa şimdi hepsi arkasından methiyeler düzüp gözyaşı döküyorlar. Başkanlıktan ayrılmasa Galatasaray'ı bırakacak olan arkadaşlarım vardı. Neden? Çünkü futbol endüstrisinin yeni çarklarına başkaldırarak, rakibini alkışladı tarihi bir fark yediği maçta. Çünkü işini yaparken kendini öv(dür)me huyu yoktu, çünkü beyefendiydi, çünkü sportif başarı adı altında gelip geçici zaferler yerine, kurumsal kalkınmaya inanmış ve bu doğrultuda çalışmaktaydı, çünkü adam gibi adamdı.

6 sene başkanlık yaptığı Galatasaray'a iki lig şampiyonluğu, bir türkiye kupası kazandırmış ve beklentileri karşılayamamış. Ama bu ne beklediğini bilmeyen güruh bilir mi ki Avrupa kupası maçlarına borç para bulup giden bir kulüp, bugün dört aylık transferlere nasıl milyon dolarlar harcayabilmektedir? Borç batağında yüzen ve batması an meselesi olan koca bir kulüp bugün nasıl Türkiye'nin en modern stadını yaptırabilmektedir?

Taraftarlık maçtan maça stada gidip bağırmak, başarıda sevinmek, başarısızlıkta üzülmek değildir sadece. Taraftarlık, kulübün çıkarlarını ve değerlerini koruyanların kendi çapında kollanmasıdır da aynı zamanda. Hatta öbüründen çok budur. Maçlarda yuhalanmadığı mı, aleyhine pankart açılmadığı mı kaldı rahmetlinin, sözde Galatasaray taraftarlarınca. Ama o, hayatını (pankreasını) verdi bu işe, sözlük anlamıyla. Yine de ölene kadar sevilmedi sesi çok çıkan sportif başarıcı zevat tarafından. Onlar adına ben özür dilerim senden Özhan Başkan!

Ama en azından şimdi konuşmalı gerçek Galatasaray taraftarı. En kısa zamanda, bu haftasonu! Alkışlarla yolladıktan sonra büyük başkanı, bir alkış da ezeli rakibine göndermeli. Babalarımızdan dinlediğimiz ve yalan olduğuna yavaştan inanmaya başladığımız centilmenlik örneklerinin hatıralardan silinmesini engellemek lazım. Çünkü biz artık derbi maçı bir dayak fırsatı, aşağılama platformu, kaba kuvvet gösterisi aracı sanmaya başladık iyiden iyiye.

Centilmenlik abidesi bir adam, tam da derbi haftasının başında ölüyor. Ölümü bile centilmenlik ruhunu geri kazanmak için bir fırsat olabilir. İşaretleri dün akşamki Fenerbahçe - Manisaspor maçında vardı. Sekiz sene önce o stadyumda aldıkları alkışlarını dün ezeli rakip başkanına iade etti Fenerbahçe taraftarı. Büyük bir içtenlik ve saygıyla. Kimse organize etmemişti bu alkış tufanını. Bir iki taraftar başladı önce, sonra bütün stad bir türlü söylemek istediklerini söyleyemeyen bir insanın patlaması gibi patladı. Uzun zaman sonra bir kez daha Fenerbahçe taraftarı olduğum için gurur duydum.

Haftasonu, en çok bir ikincilik üçüncülük maçı oynanacak ama, Özhan Başkan'ın maneviyatı sebebiyle büyük bir maç olacak. Galatasaraylı arkadaşlarımın da Galatasaraylılık'larıyla gurur duyacakları bir maç dileğiyle ve dün akşam Saraçoğlu'nda açılan pankarta en içten duygularımla katılarak: "Mekanın cennet olsun centilmen başkan!"

18 Mart 2010

sen hoze morinyo!


ne kadar büyük bir teknik direktör olduğunu chelsea karşısında bir kez daha gösterdi dosta düşmana. gerçi düşmanı çok ama, onlar bile teknik direktörlük dehasını için için takdir ediyorlardır bana kalırsa. salı gecesi, star tv sağolsun gecenin bi yarısında, gözlerim yaşardı. şu herif fener'imin başında olsa neler olurdu diye düşündüm.

ilk maçta ezildiği takıma karşı deplasmanda, önde olmanın getirdiği o en derinden rahatsız edici rahatlığı unutarak, üç forvetle çıktı, maçın sonuna kadar da üç forvetle oynadı. eto'o, milito ve pandev 75 dakika oynadılar, 75'te pandev'in yerine stankovic girdi, o da forvet oynadı.

zaten hiç anlamam, forvet azaltıp defans alarak nasıl daha kontrollü olunur? forvetin azsa, karşı takım senin kalene daha kolay gelir, senin fazla defansın halihazırda gelmiş rakibi savuşturmaya çalışır. e gelmeseler daha iyi değil mi? getirmemek için ileride çok adamla basmak lazım, tabi bir de mangal gibi yürek.

daum denizlispor'a karşı bile 1-0 öne geçse forvet çıkarır, defans alır, mourinho chelsea'ye karşı deplasmana avantajlı gitse bile forvet alır. aralarındaki fark bu yüzden dağlar kadardır. inter'i mevcut kadrosuyla daum'a ver, italyan ligini ilk dörtte bitiremez. mourinho'ya mevcut kadrosuyla fener'i ver (allah söyletti!), şampiyonlar ligi'nde çeyrek final oynatır. (ertesi sene aziz yıldırım bir şekilde tehdit olarak algılayıp kovar gerçi kendisini...)

15 Mart 2010

n'olacak şu fener'in hali?


alternatif yazı başlığım, bir arkadaşımın önerisiyle "140 lira verdim!" şeklindeydi, ama editör bunu seçti...

cumartesi akşamı, fenerliyim diyen ama henüz maça gitmemiş 8 yaşındaki yeğenimi de aldım, bizim takımın gençler maçına gittim. çocuk görsün fenerbahçe maçı nasıl bir şey, bu takım nasıl büyük bir takım, taraftarı ne kadar çok, fenerbahçe nasıl güzel futbol oynuyor, vs...

bir kere, maça zamanında girmek mümkün değil, kilometrelerce kuyruk, o kuyruğun başında benim zor sığdığım bir turnike, biletten turnikeye barkod okutuluyor ve bir gorevlinin kaba kuvvetinin de yardımıyla turnike dönüyor. (bir de dönmese, o an bozulsa filan, kim bilir neler olur!). 2010 tc başkenti!

neyse maçın başlangıç düdüğünü içeriye girer girmez duyduk. ilk 2-3 dakika yer bulmak için nafile arayışlarla geçtikten sonra, benim arkamda kalan kuyruğu ve içeri girmekte olan binleri de düşününce, aslında insanların yürümesi için tasarlanmış merdivenlerin köşesine kıvrılıverdik. Efe, yok mu oturacak bir yer diye sordu, yok dedim, niye ki para verdik dedi, türkiye burası hayatım dedim, verdiğin parayı haram ettirmeden rahat etmezler (içimden).

daha onuncu dakika mıydı neydi, tam gözümüzün önünde, vederson karşı takımdan bi adamın (kusura bakmasın o kalabalıkta (tribünün kalabalığından bahsediyorum) adını göremedim) dizine bir taban, adam yerlerde kıvranıyor. geçen hafta alex'in yaptığı hareketin iki katı, kart yok. efe'den yorum: tv'den izlemek daha iyi sanırım, buradan pek görünmüyor. yok çocuğum, çıplak göz gibisi yoktur, kırmızı kartlık pozisyon hakem atladı...

sonrasında da anlatacak bir şey yok, gene sarı/kırmızı kartlık pozisyonlar, atlayan hakem. hele gökhan gönül'e arkadan dalan arkadaşa kırmızı göstermediyse, artık kırmızıyı kimseye gösteremez bu hakem...

son beş dakika: "fener gol gol gol, şampiyonluk gidiyor" tezahüratı, bunu duyan oyuncularda hafif bir kıpırdanma (söylemeden anlayamıyorlar), bir direk, bir pozisyon ama nafile: 0 - 0! ve hakikaten 0! böyle maç mı olur!?

gel de efe'yi bir daha maça götür. 3 saat ayakta bekle, çekirdek yemekten dilin şişsin, izlediğin futbola bak! yazıklar olsun! 140 lira verdim be!

9 Mart 2010

lütfen emre!

bu sene bir acaip oynuyor. sene başından beri müthiş bir form grafiği yakalamış durumda. her yerde o var. takım iyiymiş kötüymüş hiç farketmiyor da onun için, sürekli iyi oynuyor.

bence şu an itibariyle en formda türk oyuncu, hatta süper ligde daha iyi ve daha uzun bir performans olmadı bu sene. fenerbahçe'ye transfer olduğunda taraftarın şüpheyle baktığı bir isimken, artık taraftarın sevgilisi. sivas maçından lille maçına, bu sene onu izlediğim her maçta mest etti beni.

ama! nasıl olur da bir insan bu kadar sinirli olabilir? motivasyon aracı bu mudur yoksa? başka türlü bir ruh haliyle bu kadar iyi oynayamaz mı? ya da taraftarı bu kadar arkasına alamayacağını mı hissediyor acaba daha az sinirli olursa?

bana kalırsa, iyi hazırlanamadan başladığı son bir buçuk sezondan kalma bir alışkanlık bu ve acilen bırakmalı. insan iyi oynayamadığı, geride kaldığını hissettiği, bazı şeyleri ispatlamak zorunda kaldığı (fenerbahçelilik gibi) zamanlarda sinirlenir. hem çok antipatik, hem kendisi açısından çok yorucu, hem taraftar açısından çok yorucu, hem de takım için büyük risk bu davranışları. e artık iyi oynuyor, fenerbahçeliliğini ispatlamak zorunda değil, takımın en göz önündeki futbolcusu. bu durumda sinirin artık yerini ağabeylik, büyüklük, centilmenlik, efendilik, vs. gibi erdemlere bırakması lazım. lütfen emre!

bir de artık biraz kilo ver! antalya maçında basıp aldın, verkaçlarla ilerledin, bir de çalım atıp kaleciyle karşı karşıya kaldın, 5 kilo az olsan golü de atardın bana inan!

4 Mart 2010

türkiye - honduras

coğrafi bilgilerimizi tazeledik: nüfusları 7 milyon, orta amerika'nın en büyük ülkesi, komşuları el salvador, nikaragua, guetamala; puro, balık, orman ürünleri başlıca geçim kaynakları...

bunun dışında bir işe yaramadı dünki maç. dört ay bekledikten sonra tam sevgilisine kavuşmayı beklerken, sevgilisinin "ben bi afrika yapıp geliyim, kafayı dağıtıyım"demesiyle saf gibi beklemeye devam eden, gelene kadar oyalanacak işler yaratmaya çalışan "arkada kalan" gibiydik. hiddink gelene kadar da bu böyle olacak: oyalanacağız. bizi bir kaç ay başkalarıyla aldatacak ama, seven insan affeder. bir de, affetmekten başka şansı olmayan insan affeder...

bu maç neden yapıldı? hazır honduras milli takımı antalya'da kamptayken bi maç edelim mi dediler? (bu arada güney afrika havası kupa zamanı şimdiki antalya havasına benzeyecekse işimiz var. bizim yok tabi katılan ülkelerin işi var!) yoksa honduras'la maç yapma şansı ayağımıza kadar gelmişken kaçırmayalım mı dediler? emre'ye kaptanlığı geri verelim, bunun için bir maç ayarlayalım mı dediler? oğuz çetin'in takımını da bir görelim mi dediler? hiddink'i kıskandıralım, fildişi sahili'ne yeterince konsantre olamasın diye mi düşündüler? açıkçası anlaşılır gibi değil.

oğuz çetin'in takımı, şu an itibariyle mevkilerinde en iyi görünen oyuncuların oyunda kaldığı, bir sonraki iyilerin yedekte olduğu bir takım. kamuoyunda bir anket yapın, bu takım çıkar zaten. e bu takımın da ne oynayacağını az çok herkes bilir. ben bir sürpriz görmedim. ne gençleri denemek gibi, ne yeni taktik varyasyonları görmek gibi, ne bir gökdeniz-tekke-toraman açılımı yapmak gibi, ne de yeni harhangi başka bir durumu test etmek gibi bir kaygı yoktu. maç kazanılsın, garanti olsun, durup dururken gereksiz eleştirilere hedef olunmasın, vs. oğuz anlaşılan hiddink sonrasına hazırlanıyor...

peki esas adam ağustos'ta geldiğinde sil baştan yaparsa? herhalde yapmayacaktır. e o zaman bundan sonra bizim milli takım, oğuz çetin'in honduras maçına çıkardığı takım mı olacaktır? o zaman oğuz devam etseydi? yok canım, kendileri takımın başına geçtiğinde müthiş zeka parıltıları gösterecek ve aynı kadro da olsa, bambaşka oynatacaktır takımı. hadi canım!

eylül'de gazozuna olmayan maçlar başlıyor. bizim teknik direktör ağustos'ta işe başlıyor. (ceplerinden para dökülen, kafasında tüylü şapkasıyla bir gün köyüne çıkagelen alamancı geldi gözümün önüne) demek ki en azından ilk gazozuna olmayan maçları oğuz'un kadro oynayacak. e ama işte oğuz'un kadro zaten bildik kadro, yeni bir şey yok. o zaman demek ki, ilk resmi maçlarda da yeni bir şey olmayacak. fatih terim bir yıl daha görevde kalıyor diyebilirsiniz.

böyle şey mi olur ya, mantıksızlığı anlatmaya çalışırken bile zorlanıyorum. bu kadar bekledikten sonra bunu mu reva gördü bize federasyon? ayıptır. kendi cebinin keyfine ağustos'a kadar orada burada gezecek birinden başka adam mı yoktu? ertuğrul sağlam'a gel desen, 3 ay önce göreve başlatsan, böyle mi olurdu dünki honduras maçı? ya da mayıs'ta başlayacak olan amerika turnesi şimdiden gereksizliğe ve amaçsızlığa aday değil mi? mehmet özdilek, trapattoni, bülent uygun, ertuğrul sağlam, daum (!), vs, vs. Göreve hemen başlayacak biri seçilse, böyle mi olurdu?

dünki takımı ben de yapar, dünkinden daha güzel oynatırdım. oyalanacağız diye gereksiz yorgunluklara, sakatlıklara davetiye çıkarmayı, bir de üztüne tatmin olmayı anlamıyorum.

umarım hiddink geldiğinde bütün bu kaygıları yok edecek davranışlarda bulunur, başarılar kazanır. çünkü daha gelmeden büyük eleştirilere maruz kalıyor, kalacak. işi çok zor...

3 Mart 2010

velez - boca

şahane maç oldu!

gecenin bi yarısı kalkamadım başından. sonuç: 4-4! utanmadan da diyeceğim: hakkaten 4-4'lük maç...

velez'den santiago silva, maximiliano moralez, victor zapata; boca'dan gary medel, luciano monzon, her zamanki juan riquelme ve martin palermo dikkatimi çekti...

dünyanın öbür ucunda ne futbol oynanıyo be!

2 Mart 2010

8001050F


O kadar motive ve inanmıştık ki, akşam buluşmadan önce ortağın pantolonunu satın aldığı yerden değiştirecek olması bile zaman kaybı gibi gelmişti. Oysa ki, bizim takımın düşmanı sony, meğer öyle bir oyun oynamış ki, karşı takımın da yardımlarıyla sanırım, dün gece maç yapmak nasip olmadı. i.ne federasyon!


4 koca adam, evini, işini, çoluğunu, çocuğunu evde bırakmış, modern dünyanın getirdiği bütün zorlukları unutmuş ve en büyük nimetine akmış, nasıl orta yapacak, nasıl doksana çakacak, onun hesabını yapmaktaydı ki, 8001050F hatası sebebiyle, dünya üzerindeki bütün ps'çiler gibi apışıp kaldı. aslında birbirlerini tanımak için iyi bir fırsattı ve yıllardır maç yapmaktan birbirlerine hal hatır soracak (bazen çalan kapıyı açacak) vakit bulamamışlardı fakat gene de vakti olayı çözmeye, internetten takibe, ankara genelindeki ps cafelerle telefon teatisine falan ayırdılar.


ilk cafe sahibi, muhtemelen kendi film senaryosu olan ve olay ortaya çıkmadan çok önce kafasında kurguladığı 10 milyon dolar hikayesini anlattı. ünlü bir hacker çeşitli hesapları kırmış ve geri vermek için 10 milyon dolar istiyormuş. bir de "pazarlıklar devam ediyor!" - e abi sen bi önayak olsan, su an madur olan ve maç yapamayan bir milyon kişiyle irtibata geçsen, onar dolar atardık be abi! -siz beni yarım saate yeniden arayın! (derneksizliğin getirdiği problemler, naaparsın!)


ikincisi dünyadan bihaber, hafiften telefonda karşı takım oyuncusuna yazıyor. üçüncüsü aletleri internete hiç bağlamamış, aslan gibi çalışıyor makineler: -buyrun abi gelin burada oynayın. aslında fena fikir diil ama, akılları durduran soruna her an çözüm gelecekmiş gibi bir hava var.


internette uçuşan çözüm metodları, yok pilini çıkarın, yok internet bağlantısını kestikten sonra kapatıp açın, yok oyun cdsini göbeenizde sildikten sonra tekrar deneyin felan. biz de kendi çözümümüz olan ve konjonktürel anlamda siyasete girmek için ilk adım olarak kullanacağımız (başbakanlık garanti gibi, biz eski gömleği çıkardık oldu bitti deriz...) 3 kulfuvallah bir fatiha dan sonra makineyi açma metodunu denedik ama o bile düzeltemedi allahsız sonyleri!


burada detayına girmenin sıkıcı olacağı elli ayrı metodu da denedikten sonra, karşı takımın futbol ilahlarının yanında değil artık kucağında olduğuna kesin kanaat getirerek ve geceyi maçsız ve tatsız kapatarak, bi kokoreç bi bira çaktıktan sonra evlerin yolu tutuldu.


-lan bi maç bile yapamadık yaa şeklinde bizim mahallede yürürken, baktım bi ps3 dükkanı, toplamış arkadaşlarını aynen bizim gibi 2'ye 2 maç ediyo, girdim içeri, usta dedim, biz yapamadık şişti ellerimiz, sizi görünce kıskandım, nasıl oynamayı başardınız? yok internete hiç bağlamamışlar da bilmem ne. yalan! resmen satıştaki kutulardan birini açmışlar, yeni makineyle oynuyorlar. -gel abi dedi dükkanın sahibi, madem kıskandın, 20 liraya benim yerime oyna. dedim yok çiftli oynamam eşim yanımda değil, ama en iyinizle bi maç yapıyım, kazanırsam para vermem (kaybedersem de vermem de, şimdilik boşver). hop oturmamla kalkmam bir oldu, ilk yarı: 0-4! (ben away tabi ki) gerisini oynamadım.


dükkandan havalı bi şekilde çıktım, eve vardım, yaşananlara inanamayarak yattım uyudum...

Fenerbahçe Düşmanları

Aradıktan sonra bitmez ki düşman!

Yıllardır aynı hikaye. Sezon öncesi büyük gaz ve motivasyon, saçma sapan transferler, iri laflar, sezon sonuna doğru inen yelkenler, fenerbahçe düşmanları, i.ne federasyon, şahane hakemler...

Sıkılmadılar bu hikayelerden ve esas futbol seyircisi sıkılmadı. Hala gidebiliyorlar bu adamların arkasından, onları destekleyebiliyorlar. Yarın istifa etseler, n'olur bizi bırakmayın diye gösteri yaparlar, o derece...

Şimdi de, sanki takımın futbolu ortada değil, ne oynadığı belli değil, çıkmışlar "Fırat Aydınus" Fenerbahçe düşmanıdır! diye zehir zemberek açıklamalar yapıyorlar. Şahsen artık bu hikayelerden sıkıldığım için pek kulak asmadım ama, dun sony'den fırat aydınus'u aratmayacak hatalar gelince ve pes oynayamayınca, bir kanalda tek tek bütün pozisyonları izlemek zorunda kaldık grup olarak. ve de unutulmasın ki fenerbahçe taraftarıyım. güiza'nın çekildiği pozisyon dışında hakem hepsinde haklı veya haklı sayılabilir. hatta daha önce cristian'ı da atmalıyken, nedense atmıyor ve sarı gösteriyor. gazeteler şöyle yazıyor: "dakika 68, durum 1-1 ve ekrem atılmıyor!" niyeyse söyle yazmıyorlar: "dakika 47, durum 1-1 ve cristian atılmıyor!"

deniz'in golü ofsayt olarak yorumlanabilir, alex'in tekme kırmızı kart olarak yorumlanabilir, belediye'nin ikinci golü ofsayt havası var ama olmayabilir. bunların hepsi hakemin takdiridir, hiç bir şey diyemezsin. ancak adam olsan şunu dersin: "şans yüzümüze baktı da, cristian'a kırmızıyı çakartmadı, rezil olmadık en azından!"

ha bu arada, kasımpaşa'dan koray'ın pozisyonunda da kırmızı yok (you haven't ball, fırat aydınus ingilizcesiyle), son golde keita ofsaytta (bence), ve de emre toraman!!!! bunları da demezsek çatlarız...

26 Şubat 2010

KARA PERŞEMBELER BİTMEZ




galatasaray'ın turu caner'in saçmalamasından sonra gitmişti zaten, 90'da olmasa da 100'de atacaktı atletico, esas fenerbahçe 85'te atlıyoruz turu derken olmadı gene, cok kötü koydu sormayın gitsin...

fener benim tahminlerimin çok üzerinde bir oyun oynadı. dün alex de oynayabilseydi fark atabilirdik... ama beklemediğimiz yerden problem yaşadık: alex kötüydü uzun zamandır ilk defa. emre inanılmazdı, her yere bastı, bir şutu direkten döndü, bir şutu gol oldu, o 60-70ten sonra biraz fizik olarak düşünce, takım da düştü. emre dün tek başına takımdı yani, oynadığı zaman takım da oynadı, yorulduğunda takım bitti... deniz ilk defa iyi bi maç çıkarıyordu, guiza da fena değildi, daum deniz'i de guiza'yı da çıkardı, semih'i aldı ne alakaysa, rijkaard da tek top yapmaya çalışan elano'yu çıkardı. bence dün teknik direktörler kötülerdi. gerçi ikisinin de elinde cok alternatif yoktu ve değişiklikler sakatlıklara bağlandı maçların sonrasında ama, değişiklikler hep oyunu kötüleştirdi. semih kimdir oyunu kurtaracak? bu değişiklikleri ben de yapardım, zaten elde kalanlar belli diyip kestirip de atardım. ama nedense bir teknik direktör parıltısı göremedik dün akşam takımlarımızın kulübelerinde. mesela en azından rijkaard'ın yanında ayhan'dan iyileri vardı. (dos santos??!)


galatasaray'ın yüzde bin penaltısını vermedi hakem. ama ondan once de atletico'ya vermedi, reyes tık diye gecti servet'i, servet ona da baldırdan girdi, hakem vermedi. orta hakem kötü müydü? genel olarak, bence hayır, ama beşinci hakem bu durumlar için orada olduğuna gore, en azından besinci ve altıncı hakemler kötüydü... ikisi de birer penaltıyı es geçti... ama galatasaray caner'i ne yapsa yeridir, bu kadar salakça bi hareket uzun zamandır gormemiştim...


everton elenmiş bu arada, sporting 3 cekmiş dün, yani devamı daha kolay olacaktı gs için, olmadı. fb için iyi oynayarak elenmek hayırlı olmuş olabilir, liverpool'u görmemiş olduk bu sayede...

ama şahsen şunu rahatlıkla söyleyebilirim: lille iyi oynamadan ama bence atletico muthiş oynayarak atladı turu...

şimdi adnan polat maça çıkmadan diyor ki, kupayı istiyoruz, kendimize ve takımımıza güveniyoruz falan. bir dur bakalım ne olduğunu bil önce di mi...

sen forvetsiz takımdan nasıl final beklersin (pardon kupa(!)), tur gittikten sonra oyuna niye alındığını anlamadığım dos santos uğruna nonda'yı nasıl yollarsın? neill'e bile gerek yok, transferlerin en iyisi o olmasına rağmen. emre'yle servet bile oynar bu takımda fazla fark hissedilmez. sen nasıl nonda'yı yollarsın, bu durumda nasıl kupa beklersin, sen ne iş yaparsın?

geçen sene de kupa bekliyorken, tek stoper meira'yı yollayıp, kewell'ı rezil etmedi mi bu yönetim? meira olsaydı hamburg'u geçmiyo muydu galatasaray? kewell stoper oynayınca, bir anda durum değişmemiş miydi. bir sene kewell stoper, bir sene arda forvet, her iki sene de kupa bekleniyor, töbe töbe, resmen izansızlık!

öte yandan transfer yapmayan aziz yıldırım! muhteşem kadrosuyla 3 kulvarda savaşan falan felan... hepsi hikaye! dun biraz akıllı bi defans (neill mesela), ortalığı biraz toplayabilen (neill mesela), panik olmayan (neill mesela), tecrübeli (neill mesela) bir defans oyuncusu olsa, fener tur atlamaz mıydı? atlardı! e kaç para bu neill? bir milyon kusur. aziz yıldırım'ın çerez parası! almadı ama, prensip sahibi başkanımız(!), futbolcularına güvendi.

aslında yukarıdaki poster fotografları herşeyi açık seçik anlatıyor, boşuna yoruyorum kendimi.

sonuç: dün iki takımda da futbolcuların (caner hariç) hiç suçu yok bence. takımları kuran başkanlar, yönetim kurulları, bu transfer politikalarına yön veren teknik direktörler, diğer kadrolardır suçlu. sol bek deniz naapsın, sağ bek bekir naapsın, sağ açık gokhan naapsın, forvet arda naapsın, obur forvet caner naapsın (az sinirlenmesin!).

24 Şubat 2010

Fos Santos mu? Dos Santos mu?

3 haftada 'Fos Santos' oldu. Savunmak için de ölüp bitmiyorum ama bu kadar çabuk çöpe atılmasına da, bu ülkenin olaylara yaklaşımı ve düşünsel yapısı adına katlanamıyorum.
Tabii Galatasaray yönetiminin ne düşünerek aldığı tartışmaya açık bir konu ama şöyle diyelim: Çok daha iyi bir ismi uygun paraya alma imkanı yok. Giovanni kiralık zaten, kiraladılar, Rijkaard da gelsin dedi. Bir şey yapmayabilir, ama yapmazsa zaten gidecek. Bir deneme yaptılar, ellerindeki mermiye göre bir deneme. Hiç yapmamaktan iyidir. Üstelik güzel bir deneme, bir dönemin genç yıldız adayı bir futbolcuyu hala gençken getirdiler.
Dos Santos 1989 doğumlu ve şu anda 20 yaşında. Brezilyalı Zizinho'nun oğlu. 13 yaşında Barcelona altyapısına geldi ve 17 yaşında Rijkaard onu A takımda oynatmaya başladı. Sonra 2. sezon 28'i lig, 5'i Şampiyonlar Ligi, toplam 38 maçta forma giydi. 2005 U-17 en değerli 2. futbolcu, 2007 U-20'de en değerli 3. futbolcu seçildi. Meksika milli takımının hala formasını giyiyor. 21 yaşında 3 önemli ligde oynama ve 22 milli maç tecrübesi var. Satıldıktan sonra kötü bir dönem geçirdi ve Tottenham'da çok oynayamadı, sonra da Ipswich'e kiralandı ama orada da oynayamadı ve kariyeri sert bir düşüşe girdi. Zaten Tottenham'da oynayan Barca etiketli 21 yaşında bir futbolcuyu Galatasaray'a alamazsınız. Bu ücretlerle devre arasında alamazsınız.
Veya başka bir bakış açısıyla, sakatlanıp büyük bir kariyer düşüşü yaşayan Baroş, ve neredeyse aynı durumda olan Kewell alınır mı? Alınır tabii. Baros eski günlerine dönmediyse de, takımına fayda sağladı, Kewell takımın ve taraftarın özlediği lider oluverdi. Nonda bile bir ara memnun olunan bir oyuncuydu. Dos Santos üstelik bunlara göre çok genç ve altı üstü kiralık. İş yaparsa alırsın bonservisini, uzun vadeli genç bir oyuncuyu almış olursun. İş yapmazsa ufak bir riske girmiş kaybetmiş olursun.
Üstelik Galatasaray o kadar forvet kıvranıyor ki, mevkiisinde oynamayan ve formda olmayan bir oyuncuya bile ihtiyaç duyabiliyor. Bence Dos Santos konusuna bu şekilde, biraz sakin ve biraz beklentisiz bakmak lazım. Olursa olur, olmazsa çok önemli değil.
Peki daha formda ve Avrupa Ligi'nde oynayacak bir forvet alsalar daha iyi olmaz mıydı?
Olurdu, kesinlikle çok daha iyi olurdu.

11 Şubat 2010

Hayrettin Demirbaş

Hayrettin Demirbaş transfer olmuş. Kaleci olarak! Niğde Süper Amatör Küme takımlarından 51 Niğdespor bu ilginç transfere imza atmış. İlk akla gelen soruyu cevaplıyım; Hayrettin 47 yaşında! Konu UEFA'nın sitesine haber olmuş, bu haber oluş da bizim medyaya haber oldu. Kendisine başarılar diliyor, dizleri 'yapma Hayrettin' klibiyle başbaşa bırakıyorum.